Yasemin Çiçeği ve İzmarit

Sıcak bir Temmuz sabahı geldim Urla’ya. Kalabak’tan dolmuşla Urla’ya doğru giderken, yer yer evlerin böldüğü denizin güzelliği ne kadar da doğru bir tercih yapmışım dedirtiyordu bana. Uzun süre Anadolu’nun en doğusunda, Van da memuriyetten sonra buraya çıkmıştı tayinim. Elimde babadan kalma valizin içine kitaplarımı da koyup düşmüştüm yola. İnsan nerede doyuyorsa oralı derdi babam. Ama beni en çok soğuk yıpratmıştı Van’da. İşte 40 dereceye varan ve insanı oturduğu yerde terleten bu sıcakta belki de bundandı Van’ın karlı kış gecelerini düşünmem. Urla’ya inince ilk işim kentin merkezinde fıskiyeli kahvede bol köpüklü bir kahve içmek oldu. İnsanları gözlemledim. Çocukların telaşını izledim. Göreve başlamak için daha 1 ayım vardı. Garip bir hava vardı üstümde. Bir Karadenizli, uzunca bir doğu görevinden sonra şimdi ülkenin en batısında yaşayacaktım. Bu şirin Ege kasabasını yine bir memur arkadaşım anlatmıştı bana. Ders aralarında üzeri işlemeli tabakasını çıkarıp tütününü sarar sonra ağzına kaçan tütün parçalarını yer yer sol yanına tükürüp, öyle konuşurdu Remzi. Muhakkak kıtlama içerdi çayı. Ve ballandırarak, Urla’yı, Güzelbahçe’yi, Çeşme’yi anlatırdı. Sonra az kaldı emekliliğime, hele bir bitsin memuriyet, atlayıp gideceğim, yapacağım kendime 7 8 odalı bir pansiyon. Bakacağım keyfime derdi. Sonra ne zaman ki şark görevimin süresi doldu, her fırsatta başıma ekşidi Remzi, oğlum İzmir’i yaz, diye.

Bense onun bu bitmek bilmeyen baskısından mı yoksa bir Karadenizli olarak gördüğüm Van gölünün bana yetmemesinden midir nedir, yazdım. Sonunda Urla’da liseye düştü görev yerim. Remzi ben daha Van’dan ilişiğimi kesmeden tüm arkadaşlarının listesini yapmış, telefonlarını da karşılarına yazmıştı. Otobüse bindirirken de sıkı sıkı tembihlemişti. Filancayı ara, çok yardımı dokunur. Açıkçası memuriyetin bende kıramadığı tek şey birilerini arayıp bu yardım isteme olayıydı. Ne kadar zorda kalırsam kalayım birini arayıp ta yardım isteyemiyordum.

Artık 60’ını çoktan geçmiş babamdan bana kalan bir miras sanırım bu. O da her işini kendi görür, kimseden bir gram yardım beklemezdi. Rahmetli anamla sırf bu yüzden çok atışırdı. Kadıncağız babamın bu huyuna söylene söylene göçtü gitti öte tarafa. Babam bir süre beni bile aramadı. Yanıma gel baba, beraber yaşar gideriz dediydim de oralı bile olmadıydı. Şimdi Palmiye ağaçlarının gölgesinde kahvemi içerken, hayatın bundan sonra bana sunacağı zorlukları tahmin etmeye çalışıyordum. İlk baş kafamı sokacak bir göz yer bulmaya başlamalıydım. Çay ocağının tam karşısında bir işçi oteli olduğunu öğrendim ve hiç değilse ev bulana kadar burada birkaç gün kalmaya karar verdim. Sonra birazda gezme olsun diye sokak sokak ev arayacaktım.

Çok sürmedi 2 hafta sonra yukarı mahallede iki göz kiralık bir ev buldum. Ev de bir yatak, giysi dolabı ve bir kanepeden başka bir şey yoktu. Eski bir Rum evi olan evin, önünde asmalardan bir veranda bile oluşmuştu. Her sabah küçük bir demlikte demlediğim çayımla burada çay sigara yapmak gibisi yoktu. Ağustos başı gibi liseye gittim, ilişik kağıdımı bıraktım okula. Sonra 15 gün sonra görüşmek üzere ayrıldım okuldan. Bahçesini, çam ağaçlarının serinliğini tattım. Sonra denize girdim Kalabak’ta. Cuma günü pazarda alışveriş yaparken esnafla tanıştım.  

Bu arada yavaş yavaş evin eksiklerini de gideriyordum. Önce dışarıya bir masa ve sandalye aldım. Sonra tüplü bir ocak aldım mutfağa. Sonra ikinci el bir buzdolabı bile buldum. Sürekli lokantada yemek rahatlık oluyordu belki ama artık bütçemi de zorlamaya başlamıştı. Kınalı bamyasını yedim Urla’nın. Çok sevdim hatta.

Okulların açılmasına bir hafta vardı. Artık iş başı yapmanın zamanı gelmişti. Arastada terzi Mesut’tan kendime yeni bir takım yaptırmıştım. Sabah tıraşımı olup akşamdan ütülediğim takım elbisemi giydim ve okula geldim. Daha yolda yürürken ceketin sıcak havada nasıl giyileceğini öğrendim ilk. Buradaki insanların bu sıcakta ceketle işe gitmelerine hayret ediyordum. Okula girdiğimde ilk gördüğüm, kimsede ceketin olmadığıydı. Müdür beyin yanına gittim. Beni görünce, hoş geldiniz hocam dedi. Karşısına oturttu. Bir çay söyledi, buralarda harareti en iyi çay alır dedi. Sonra, çıkar hocam ceketle kravatını dedi. Eylül başına kadar memurların kıyafet yönetmeliğini anlattı. Ben o zaman okulun kapısından itibaren diğer öğretmenlerin neden ceket giymediğini, kravat takmadıklarını anlamış oldum. Ama iş işten çoktan geçmiş ve benim sırtım zaten terden sırılsıklam olmuştu. Müdür bey bana işleyişi anlattı. Okulun tarihinden bahsetti ve 2 3 güne kalmaz ders programını da alabileceğimi söyledi. Karşılıklı birer sigara içtikten sonra beni öğretmenler odasına götürüp diğer öğretmenlerle tanıştırdı. İşte benim asıl hikayemde tam olarak orda başladı diyebilirim.

Yasemin’i ilk o zaman gördüm. Uzun boyu, kumral uzun saçları ve ela gözleriyle, ben Yasemin dedi, elini tokalaşmak için bana uzatırken içim titremişti heyecandan. Merhaba, bende Ömer diyebildim sadece. Müdür bey beni tanıttı diğer öğretmenlere. Sonra da kolay gelsin arkadaşlar deyip ayrıldı. Masanın bir ucunda ben diğer ucunda Yasemin, o daha çok kadın öğretmenlere ben daha çok erkek öğretmenlerle konuşuyordum. Ara sıra göz göze geliyorduk ve sanki bu, dünyanın herhangi bir yerinde herhangi bir anda o kadar sıradan bir rastlantıymış gibi oluyordu ki, o da bende göz göze geldiğimiz o anın artarak çoğalmasını istiyor gibiydik. Sonra kalktı ve yanıma geldi, Ömer hocam sizin branşta edebiyatmış dedi, evet dedim, müsaitseniz bir çay içelim dedi.  Kalbimin olduğu yerden çıkıp, koşar adımlarla beni terk edeceğinden korkarak, biraz da kısık bir sesle seve seve olur tabi Yasemin Hocam, deyiverdim.

O gün artarda 4 bardak çay içildi. Okulun Edebiyat branşında ne durumda olduğundan bahsedildi. Buradan önceki görev yerlerimizden bahsedildi. En sonunda okulda bir tiyatro kolu kurmak istediğini bile söyledi Yasemin. Ancak tek olduğu için geçen sene derseler bile zor yetiştiğini, bu sene birlikte bir tiyatro kolu, bir şiir kolu kurabileceğimizi söyledi.

Bendeki edebiyat aşkı daha ortaokul sıralarından geliyordu. Saçları yılların emeği ile ağarmış edebiyat hocamız her fırsatta kompozisyon yazdırırdı. Ben tüm hafta kompozisyon yazacağımız dersin gelmesini bekler, acaba hoca hangi konuda yazdıracak diye beklerdim. Sonra kendi kendime kısa piyesler yazardım, şiirler yazardım. Gerçi şiire düşkünlüğüm hala devam ediyor, ancak öğretmen olmasaydım muhakkak tiyatro okur, sahnede terini yere damlatan bir oyuncu olurdum. Rahmetli annem ben her tiyatro sahnesine adım attığımda, oğlum bırak bu boş işleri, devlet memuru ol devlet memuru diye diye beni en sonunda edebiyat öğretmeni yaptı. Şimdi sahneden insanları büyülemek yerine çocukların kafasına şiiri, tiyatroyu işliyordum. Hatta Ankara’da üniversitedeyken bir ara Ankara Sanat Tiyatrosu’nun kurslarına bile yazıldıydım. İkinci senenin başı annem toprağa düşünce gitmedim bir daha.

Tüm o konuşmalar boyunca, gözüm Yasemin’in gözünde benden daha heyecanlı bir tiyatro sevdalısıyla karşılaşmış olmaktan mutlu bir yüz ifadesiyleydim. Sonra dedim ki, ben Ankara da Ast’tan 1 sene eğitim aldım. Eğer sende yardım edeceksen seve seve bir tiyatro kolu kurabiliriz. Yasemin’in ses tonu biraz daha heyecanlandı. Hadi anlatsana bana eğitimleri dedi. Konuşmanın o vaktine kadar, Ömer hocam diyordu oysaki. Şimdi birden dudaklarının arasında çıkan Ömer kelimesi daha bir güzel duyuluyordu.

Biz mesai bitimine kadar konuştuk. O bahsetti, ben dinledim. Ama daha çok dinledim. Çünkü Karadeniz dağlarında akan küçük bir şelalenin hoş sesi vardı konuşmasında. Yaylaların serin havası vardı nefesinde. Ve onu dinlemek, yeni doğmuş bebeğin ilk ağlayışını duyan kulaklar kadar keyifliydi benim için. Öğretmenler odasına gidip o çantasını ben de kravatımı ve ceketimi aldıktan sonra çıktık okuldan. Ee dedi, alışabildin mi Urla’ya. Dedim ki sen daha eski Urlalısın. Ne yapılır nereye gidilir benden daha iyi bilirsin. Bugünden sonra daha kolay alışırım. Anlamadım dedi. O an nasıl bir gaf yaptığımı anlayarak, okul da başladı ya artık daha kolay alışırım diye çeviri verdim lafı. Güldü. O gülünce sol yanında tomurcuk bir gülün gireceği kadar bir gamze çıktı yine. O zaman yarın görüşürüz deyip ayrıldı yanımdan. Keşke gitmese. Biz Urla’nın yıldızları altında uzun uzun Nazım’dan bahsetsek. Ümit Yaşar’dan şiirler okusak, Turgut Uyar’ın dizlerini yıldızlara taksak.

Eve geldiğimde tüm gün olanlar geçiyordu aklımdan. Dışarı çıktım. Bir telefon kulübesi bulup babamı aradım. Halini hatırını sordum. Ben o inadını kıramayacağımı bile bile gel baba yanıma dedim. O da bizde ata toprağı bırakılmaz sende bırakma emi oğul dedi. Kapattık telefonu. Eve gelip yeni gömleğimi ütüledim. Duş alıp uzandım yatağa. Liseden beri yanımda olan Nazım’ın şiir kitabını çıkardım, Ben diyorum ki ona, kül olayım Kerem gibi yana yana, dizeleriyle uyuya kalmışım.

Biz hafta sonuna kadar her boşlukta sohbet ettik Yaseminle. Cuma günü dedi ki; yarın buluşup Kemeraltı’na gidelim mi seninle? Hem Kızlarağası Hanında bir kahve içeriz, hem de sahaf gezeriz. Yaseminde beni etkileyen en önemli şey özgüveniydi herhalde. Normalde benim onu kahve içmeye davet etmem gerekirken, o davet ediyor, benim çekindiğimi görüyordu. Sonra da yanlış anlama, tek başıma da sahaf gezmeye bayılırım ama hem sende Kemeraltı’nı görmüş olursun diyordu. Olur tabi. Olmaz mı? Cumartesi günü meydandan buluştuk. Dolmuşa bindik ve İzmir’e indik. İzmir’de bana hangi otobüsün nereye gittiğini anlattı. Biz Varyant’tan Kemeraltı’na yürürken mavinin bin bir çeşidini üstüne takmış ege denizini anlattı bana. Saat kulesi önünde güvercinlere yem attık. Kemeraltı’na girdiğimizde tarihiyle koca bir şehrin, dar sokaklarda sıkışmış yaşantısını gördüm. Kızlarağası hanında kahvelerimizi içerken, şiirin insan üstündeki etkileri üzerine konuştuk Yaseminle. Sabahattin Ali’den bahsettik. Hasan Hüseyin’den, Ahmet Arif’ten. Tüm bu sohbetler uzunca zamandır kalbimin o en derin köşesinde kalan aşkı hatırlattı bana. Vahim bir virüs gibi büyüyor, kalbimin her zerresini ele geçiriyor gibiydi. Birden, kalk hadi, sevgi yoluna gidiyoruz, dedi. Ne olduğunu bile anlamamıştım. Ben o şaşkınlıktayken birden elimi tuttu ve beni çekiştirmeye başladı. Eli elime değince bir garip olmuştum. O ünlü resimdeki gibi, büyük ve görkemli bir yaratıcının eli bana, insan oğluna uzanmıştı. O heyecanla yürüyüp gidiyorduk ki; garson abi kahvelerin ücretini unuttunuz diye bağırdı arkamızdan. Döndüm, cüzdanımdan para çıkarıp veridim adama. Üstü kalsın dedim. Artık ne kadar verdim bilemiyorum.

Sevgi Yolu sıra sıra sahafların olduğu bir yer. Parke kaplı yerler, sağlı sollu palmiye ağaçlarının arasında sahafları geziyorduk. Sanki her hafta burayı ve bu kitapçıları gezen o değilmiş gibi, her bir stantta duruyor ve uzunca süre inceliyordu. Benimse yapabildiğim tek şey, onun bu, sanki acele etmese hayatın bir anını kaçıracakmış tavrını büyük şaşkınlıkla izlemekti. İşte gözümün önünde 28 yaşında tepeden tırnağa hayata kesmiş bir kadın ve her hareketiyle “Yaşıyoruz, çok şükür” der gibiydi. Bir ara döndü, eee sen kitap bakmayacak mısın?, dedi. Benden cevap gelmeyince de, hu sana diyorum, duymuyor musun?, diye de seslendi. Duyuyorum, duyuyorum. Bakıyorum bende deyiverdim. Artık onu izlemek yerine, birlikte geçirdiğimiz zamanın tadını çıkarmam gerekiyordu. Son standa yaklaşırken birden sağımda bir kitap gördüm. Atilla İlhan, Böyle Bir Sevmek kitabı gözüme çarptı. Biraz yavaşladım, Yasemin önümde kaldı. O da yandaki standa bakmaya gitti. Kitabı aldım, yavaşça arkasına geçip okumaya başladım;

ne kadınlar sevdim zaten yoktular

yağmur giyerlerdi sonbaharla bir

azıcık okşasam sanki çocuktular

bıraksam korkudan gözleri sislenir

ne kadınlar sevdim zaten yoktular

böyle bir sevmek görülmemiştir

Yasemin yavaşça ayağa kalktı, bana döndü ve devam etti;

hayır sanmayın ki beni unuttular

hala arasıra mektupları gelir

gerçek değildiler birer umuttular

eski bir şarkı belki bir şiir

ne kadınlar sevdim zaten yoktular

böyle bir sevmek görülmemiştir

Sonra ikimiz birden üçüncü dizeyi birlikte okuduk;

yalnızlıklarımda elimden tuttular

uzak fısıltıları içimi ürpertir

sanki gökyüzünde bir buluttular

nereye kayboldular şimdi kimbilir

ne kadınlar sevdim zaten yoktular

böyle bir sevmek görülmemiştir.

Birden Yasemin yaklaştı ve yanağıma bir öpücük kondurdu. Bir süre sustuk. O an gökte uçan martılar, palmiye ağaçlarının üstündeki meyveler, parke taşlarında geçmişten bugüne kalan ayak sesleri, tüm insanlık ta bizimle beraber sustu. Sadece, bu kitap bugünün hediyesi olarak senin olsun mu?, deyiverdim. Teşekkür ederim dedi, elimi tuttu, biz öylece hiç konuşmadan el ele, martıların mutluluktan çığlık atarak uçtuğu yöne doğru yürüdük.

Benim şu hayatta bitmesini istemeyeceğim bir gün varsa, aha işte o gün bu gündür. Fuara gittik, vapurla Karşıyaka geçtik. Martılara gevrek attık. Elimizde kalan avuç içi kadar simit parçalarıyla 2 şer çay içtik. Akşam dolmuşla Urla’ya dönerken ikimizde yorgun düşmüştük. Dolmuş o kadar kalabalıktı ki; nefes almanın ihtimali yoktu. Pencereyi açtım, yüzüme vuran imbat rüzgârı kendime getirdi beni. Sonra o, kafasını omuzuma dayadı ve öylece Urla’ya kadar uyudu. Dolmuştan beraber inip onun evine kadar yürüdük. Sonra durdu ve ben giderim artık, sağ ol dedi. Yürüdü. Ardı sıra cırcırböcekleriyle beraber bakakaldık. Fark etmiş olacak ki; dönüp, Ömer, bugün için teşekkür ederim. Uzun zaman sonra ilk kez bu kadar eğlendim, dedi ve gitti. Bense eve artık aklımda bir kadın ve yanağıma kondurduğu o öpücükle, cırcırböceklerinin eşliğinde geldim.

Hafta başı okulun ilk günüydü. Açıkçası öğrencileri çok özlemiştim. Yeni bir sezona başlayacak olmanın heyecanı herkesi sarmıştı. Önce istiklal marşı okundu, müdür bey uzunca bir konuşma yaptı ve çocuklar sınıflara geçti. Bense Yaseminle yan yana gelmek için can atıyordum. Yanına gittim, Günaydın, dedim. Gülerek, günaydın, dedi. Nasıl geçti pazarın? Diye sordu. Konuşuruz öğle arası dedim ve yukarı çıktım. İlk dersim 10.cu sınıflarlaydı. Ders zili çalınca sınıfa girdim. O gün anlattığım her şeyde o vardı. Kurduğum cümlelerin ya noktalı virgülü oluyor ya virgülü oluyordu. Ama onu noktalara hiç denk getirmiyordum. Öğle arası dışarı çıktık ve yemek yedik. Birbirimize pazarı anlattık.

Ben en son lisede sarı saçlı kıza şiir yazdım Yasemin.

Onun o umursamaz gençlik haline şiir yazdım.

Şimdi ülkenin en ucunda başka bir lisede

ve o lisenin çam ağaçlarının altında sana şiir yazıyorum.

Seni yazıyorum mısralarıma.

Mesela Yasemin’in gülüşünü tasvir ediyorum,

ama kelimelerin sonunu bir türlü getiremiyorum.

İşte gülünce yanağının hemen yanında,

Bir tomurcuk gülün saklandığı o gamzeni yazıyorum.

Seni seviyorum Yasemin.

Ben duygularını açıkça söyleyen biri olamadım bugüne kadar. Urla’daki 2 göz evimin duvarlarına bakarak geçiyordu zaman. Hafta sonu Yasemin eve geldi. Hiç beklemediğim anda, yazın o son sıcağında kapıyı gömleksiz açmıştım. Kusura bakma demeye kalmadı, öptü. O gün saatlerce seviştik Yaseminle. Yarın olmayacakmış gibi. Bir daha güneş bizi yakmayacakmış gibi seviştik. Sonra çay demledi Yasemin. Veranda da çay içtik. Birer sigara yakıp, birkaç gün sonra bağırmaktan çatlayıp gidecek ve yer yüzünü bir sonraki yaza kadar sessizliğe boğacak ağustos böceklerini dinledik. Dudağımızda bir türkü, arka fonda ağustos böceklerinin ötüşü öylece akıp gitti zaman.

Pazartesi günü okula geldim. Her zamanki seremonide gözlerim Yasemin’i aradı. Acaba hastamı olmuştu? Belki de geç kaldı, diye geçirdim aklımdan. Öğlene kadar öğretmenler odasında göremeyince müdür beyin yanına çıktım. Hocam Yasemin hocayı göremedim, tiyatro koluyla ilgili çalışacaktık. Sizin bir bilginiz var mı? Dedim. Müdür bey, var hocam var, kapıyı kapatıp içeri girin dedi. Müdürün yüzü yüze benzemiyordu. Hayırdır hocam, kötü birşey yok umarım, dedim. Müdür bey tüm olan bitenleri anlatmaya başladı. Pazar günü sabaha karşı Yasemin’i göz altına almışlardı. Emniyet sadece okula bir bilgi notu yollamış, daha fazla detay vermemişti. Tüm bu söylediklerini belli de etmemeye çalışarak endişeli gözlerle dinliyordum. Herhalde siyasi, dedi Müdür Bey, bu zamanda anarşinin nereden çıkacağı belli olmaz dedi. Yavaşça kalktım. Tanışalı neredeyse bir buçuk ay olmuştu Yaseminle. Ama bana hiçbir şey anlatmamıştı. Okuldan sonra hızlıca emniyete gittim. Kapıdaki memura Yasemin’i sordum. Kimsin dedi, biran nişanlısıyım deyiverdim. İçeri girince emniyet müdürünün yanına yolladı beni. Kapıyı çalıp içeri girdim. Karşımda çengel bıyıklarıyla 45 ine merdiven dayamış bir adam oturuyordu. Ne vardı? Dedi. Yasemin Akkar, nişanlım olur, okula bilgi notu bırakılmış. Akıbetini sormaya geldim dedim. Ne nişanlısı kardeşim dedi. Dosyasında böyle bir bilgi yok, yalan söyleme sikerim belanı dedi. Yani daha yeni, kendi aramızda, öyle plan yapmıştık dedim. Kardeşim senin ne işin olur böyle komünistlerle dedi. İzmir’e sevk ettik. Kovuşturma bitince mahkemeye sevk edilir, o zaman bilgin olur dedi. Hadi var git işine gücüne dedi. Komiserim o öyle bir şey yapmaz, dedim. Göreceğiz, İzmir’de arkadaşlar onu konuşturur. Çıktım eve geldim. Yasemin şimdi neredeydi. Bir şeye ihtiyacı var mıydı, hep bunları düşünüyordum. Uyku bir türlü girmiyordu gözüme. Ertesi gün izin almak için müdür beyin yanına gittim, babamın kalp krizi geçirdiğini ve memlekete gitmem gerektiğini söyledim.  Müdür bey geçmiş olsun dedi, hazır daha konularda ağırlaşmamışken git bir hafta babanla ilgilen gel deyip izin kâğıdı yazdı. Okulun önünden dolmuşa binip İzmir’e indim. Urla’ya geldim geleli 1 kere İzmir’e inmiştim. Oda Yaseminle birlikte. Nereye gideceğimi bilemiyordum. O an Remzi’nin bana verdiği not defterini çıkardım.  İçlerinde Konak emniyetinde görevli bir polis arkadaşı vardı. Remzi zaman zaman Levent’ten bahsederdi. İzmir’e inince ilk kulübeden Levent’i aradım. Telefonu bir kadın açtı. Durumu anlattım. Levent karakolda, ordadır giderseniz görüşebilirsiniz dedi. Deniz kenarında Pasaport karakolunu sora sora buldum. Kapıdaki nöbetçiye Polis Memuru Levent Dilek’i arıyorum deyince adam kapıdan bağırdı. Levent devrem hele dışarı gel, biri seni soruyor, dedi. Emekliliğine az kalmış bir adam yürüyerek geldi, hayırdır devrem dedi. Bir yandan gözleriyle beni süzüyordu. Bu arkadaş seni soruyor dedi. Bende, selamın aleyküm, Van’dan Remzi Hoşgör’ün selamı var. Aynı okulda öğretmendik. Tayinim buraya çıkınca senin numaranı vermişti, dedim. Vay dedi Remzi abi hala emekli olmadı mı dedi. Yok bir iki seneye gelir bu taraflara dedim. Hayır ola var mı yardımcı olacağımız bir şey dedi. Dedim ki nişanlımla aynı okulda öğretmeniz, Urla’da. Pazar günü gözaltına almışlar, Urla emniyetinde sordum İzmir’e getirmişler. Bende İzmir’i pek bilmem. Aklıma da sen geldin, yardımcı olur musun? Dedim. Neydi kız arkadaşının ismi dedi. Ben Yaseminle ilgili ne biliyorsam söyledim. Az bekle burada dedi ve gitti. Tam iki saat Levent’in gelmesini bekledim. Sonunda elinde bir kâğıt çıktı geldi. Dedi ki; kardeşim nişanlının durumu biraz sıkıntılı. Sen temiz yüzlü bir çocuksun ne işin olur bunlarla dedi. Şimdi gözaltında dedi. Yeşilyurt’ta. Ama gitsen de sana göstermezler. Bu iş biraz çetrefilli. Sen bu işin ucunu bırak.

İnsan sevdiğinin başına bir şey gelmesin diye titrer üstüne. Oysa daha birbirimizi bile doğru düzgün tanımamışken ve şu yeşille mavinin birbirine paralel uzandığı coğrafyada yalın ayak bir ben-i âdem iken ne yapabilirdim ki. Bir taksiye bindim ve Yeşilyurt karakoluna gittim. Ne dedimse içeri almadılar. Ben tam iki gün yolun tam karşısında kaldırımda beklemiştim. Sonra o gece bir ambulans geldi, sirenini savurdu ve gitti. Sabah gün ağardığında bir polis geldi yanıma. Konuşmasından Karadenizli olduğu belliydi. Hayırdır hemşerum, ne bekliysun burda dedi. Dedim nişanlım içerdeymiş, onu bekliyorum. Nerelisin sen dedi, Yomralıyım dedim. Vay hemşerum, ne olaki nişanlınun ismi dedi. Dedim Yasemin Akkar. Adamın bi beti benzi attı. Dedi gardaşum, onu gece hastaneye kaldurdular. Tuvaletin penceresundan atlar iken düşmüş, yaralanmuş. Az aşağuda hastane var ha oraya git, dedi. O an başımdan aşağı kaynar sular dökülmüştü. Sağol bile diyemeden koşturdum hastaneye, 10 dakika sonra hastane acil kapısındaydım. Kapıdaki görevliye Yasemin Akkar dün gece buraya getirilmiş dedim. Kadın bir durdu. Başınız sağ olsun, hastayı kaybettik dedi.

O an tüm bu Ege’nin suları ta Yunanistan’dan kalkıp başımın üstüne kadar geldi. Ve o yeşil, içlerinde binlerce mahlukat olan ormanların hepsi yanıp kül oldu gözümde. Tüm hastane ışıkları ardı sıra kapandı. Ve ben kendi kendime, o karanlığın içinde kulaklarımda bir kadının sesinin yankılanmasını işitiyordum. Elimi bırakma… sadece görebilir miyim, kimsesi yok ben teslim alacağım cenazeyi dedim. İzin vermediler. Yasemini o gün akşama doğru bir tabutun içinde teslim ettiler bana. Ne yapacağımı bilmeden hem de. Orada o gün, hadi tut elimi beraber gidelim diyesim geldi. Diyemedim.

Bir cenaze arabası tuttum. Şoföre arkada gitmek istediğimi söyledim. Başta olmaz falan dedi ama eline biraz para sıkıştırınca kabul etti. Ben arkada, tabutun kapağını açarken son kez onu görecek olmanın üzüntüsünü yaşıyordum. Kefeni açtım. Açar açmaz gördüğüm manzara beni şok etti. Yasemin in kafası yarıktı. Gözlerinde ve yüzünde morluklar vardı. Boğazı morarmış, meme uçarı neredeyse kopmuştu. Ne kadar yüksek olursa olsun bir insan bir pencereden atlayınca bu yaralar olmaz diye bildim kendime. Urla’ya geldik. Mezarlıkta yer ayarlamak gerekiyordu. Hastaneye gidip emanet ettim Yasemin’i. Ertesi gün mezarlıkta yerini ayarlamıştım. Öylece selası bile verilmeden, namazı bile kılınmadan yitip gitti elimden.

Ve ben o gün bir daha sevmemeye yemin ettim. Yasemin şimdi bahçemde besleyeceğim çiçeklerin adıyla yaşayacak. Bir de veranda da çay içtiğimiz bardağı, küllükteki izmaritiyle.