İyi Ki Varsın !

-Siktir git! Diye kapattı ardı sıra kapıyı. Tüylerinin diken diken olduğunu hissediyor, boğazı bağırmaktan gıcıklanıyordu. Küçük bir öksürük. Tam öksürük gibi değildi bu. Bir nevi boğaz temizliği. Boğazındaki ağrı hafifledi biraz. Elleri saçlarına gitti. Kaşlarına kadar eğilen kâkülünden başlayıp, kalçalarına kadar uzanan saçlarını sıktı biraz. Sinir harbi. Sanki söylemek istediği tonlarca laf olmasına rağmen hiçbir şey söyleyememiş gibi. Sanki sıkıntılı doğumun tam ortasında ve daha görünmemiş gibi başı çocuğun.

Kahverengi kaplamalı üçlü koltuğun tam ortasına bıraktı kendini. Dörtnala giden at gibi soluyordu. Göğsü inip kalktı, kalkıp indi. Kafasında yaşanmışlıklar, sonra bu yaşanmışlıkların belki milyon katı yaşanamamışlıkların pişmanlığı. Eğildi sağ yanında, iki kol uzaktaki sehpadan sigarasını aldı. Bir sigara yaktı. O yaşanamamışlıkları da çekti ilk nefeste içine. Dumanla beraber aktı içine giden. Sonra çıkardı bir solukta burnundan gideni.

Tam dört yıllık yaşanmışlık, kurulan hayaller, birlikte ağlamalar ve gülmeler. İşte hepsi kapının arkasında kaldı, dedi içinden. Bir nefes daha sigaradan. Sikeyim böyle işi, dedi ve uzandı.

Tavandaki ışığa takıldı gözü. Yuvarlak avize çemberini takip etti gözleriyle. Işık gözünü alıyordu. O kadar uzun baktı ki, acımaya başladı gözleri. Sağ eliyle set çekti önüne. Karşısında tekli koltukta gördü onu. Sanki hiç bir şey olmamış, bacak bacak üstüne atmış kahvesini içiyor. Ovaladı gözlerini tekrar. Orada işte. Günaydın meleğim! Duydu işte. Bu gerçek mi? diye sordu kendine. Adam kalktı yerinden, hafif kirli sakallarını kadının dudaklarına batırarak, şevk dolu bir öpücük koydu dudaklarına. Günaydın Aslan Kral! Kollarını uzatıp boynuna adamın, içine çekti kokusunu. Buradasın! dedi usulca. Buradayım dedi adam. Hadi kalk bir şeyler yiyelim.

Kalktı. Çıplaktı üstü. Başı ağır geldi vücuduna. Kasıklarının ağrısı artmıştı. 3-4 gün kaldı galiba diye düşündü kendi kendine. Uzandı komedine, tokasını aldı, saçını toplayarak tuvalete gitti. Musluğu açtı. Bu musluk neden bu kadar ufak. Elim altına zor giriyor diye söylendi. Aralık ayının soğuyula neredeyse don tutacak suyu çarptı suratına. Havluyu alıp kuruladı yüzünü. Çay suyunu koyar mısın? Oturdu klozete. Kadın olmak çok zor diye geçirdi içinden. Ayılamamıştı. Kalktı. Giyinme odasına gitti. Önce kilodunu geçirdi bacaklarından. Sonra pijamasını ve üstünü. Mutfağa geldiğinde kızarmış ekmeğin kokusu doldurdu burnunu. Adam arkası dönük lavaboda salatalık soyuyor. Yanaştı, sarıldı belinden. Tam boynunun arkasına bir öpücük koydu. Adam döndü ve yine kaktüs gibi sakallarını sürdü kadının yüzüne. Kes şu sakallarını! Artık yüz yüzeler. Sanki ilk öpücükleri gibi dolu dolu öpüştüler. Elini attı adamın hayalarına. Ne oldu? Ölmüş bu! Gülüştüler.

Masanın başına geçti, oturdu. Bergamot kokusu ekmek kokusunu bastırıyordu artık. Adam çayları koydu. Ne yapacaksın bugün? diye sordu. Randevum var. Doktora gideceğim. Para bırakmayı unutma dedi, ekmeğine tereyağını sürerken. Dün annen aradı. Merak etmiş zaar. Acaba nasıl başarıyor her seferinde lafı çocuk doğurmaya getirmeyi. Yok ben senin yaşındayken üçlemiştim, yok görümceme bakacakmışım. Takma, dedi adam. Oda öyle bir kadın işte. Ayrıca fenamı olur bir çocuğumuz olsa, saçları seninki gibi upuzun olsa. Kokusu sana benzese.

Hevesliysen koyalım sana bir tane, dedi. Güldü. Hazır değilim. Zaten zamanı gelince haberin bile olmaz senin, ben gerekeni yaparım. Çayından bir yudum aldı. Sıcak su, bergamot ve has Rize çayının demiyle indi boğazından aşağı. Çok keyifli. Bu adam bu çayı nasıl oluyor da böyle güzel demliyor, diye geçirdi içinden. Döktürmüş yine. Sustular bir ara. Mutfakta çatalların sesi yankılandı. Durdu bir an. Baktı adama. Nesini sevdim bunun. Yakışıklı da değil. Orta gelirli. Kültürlü değil. Herhalde iyi çay demliyor diye evlenilmez ya bir adamla. Ne etkilemişti onu. Çaydan bir yudum aldı. İnsan sevgisine her zaman bir neden bulmak zorunda mı? Bazen nedensiz sevemiyor muyuz? Yani illa anlamlandırma çabası neden? Ben seni nedensiz seviyorum! dedi adama. Şaşırmıştı adam. Tüm dünyayı anlamlandıran neden sebep sonuç ilişkisi yoktu sevgisinde işte. Öylece seviyorum seni!

Bakakaldılar birbirlerine. Daha çok kadın baktı adamın göz bebeklerine. Derin kahverengi bir okyanus oldu adamın gözleri.  O ise bir deniz kaplumbağası. Karaya çıktığı her seferinde serin suların enginliğini özleyen bir canlı. Bırak içinde kalayım gözlerinin. Ve sen taşı beni serinliğinde. Fincan kaydı elinden can haliyle fırladı kahverengi üçlü koltuktan kadın. Yanan sigaranın külü düşmüştü eline. Hay ben böyle işin! Doğruldu oturdu kanepede. İzmariti söndürdü içi dolmuş küllükte. Uyuyakalmışım! Sanki gerçekti gördükleri. Ya da gerçek olsun istiyordu. Baş ağrısı. Sigaranın damakta bıraktığı acı tat. Kalktı yavaşça. Gözlerinin ucunda bin tonluk ağır torbalar, çekiyorlar aşağı. Bir o kadar uyanık kalma dürtüsü içindeki. Bitimsiz gelgit yüreğinde. Mutfağa ilerledi. Su ısıtıcısına bastı.  Sert bir kahve ayıltacak şimdi. Kaldıracak göz kapaklarındaki yorgunluğu. Solundaki dolabın kapağını açtı. Kırmızı kahve kupasını çıkardı. Üniversiteden beri aynı kupa. Değiştirmemiş, kırmamıştı onu. Yıllar bir tek o kupaya iyi davranıyor. Oysa geçen yıllar ne kadar da kırmıştı onu. İnsan maddelere bazen gereksiz önem veriyor, diye geçirdi içinden. Isıtıcının kaynama sesi ilişti kulağına. Tık sesi beyninin boş çerçevesinde gitti geldi. Kaldırdı ısıtıcıyı. Sağ elinde ısıtıcı sol elinde kupa. Kaynamanın da verdiği coşkuyla sıçradı kaynar su ellerine.

Ter içinde uyandı. Sağına baktı. Uzun boyu ve hafif horlar haliyle sağ yanında yatıyordu adam. Çok şükür. Derin bir nefes aldı. Sarıldı adamın beline ve sokuldu iyice. İyi ki varsın!