Begammi

Gözlerini kapatıp dinledi kuş cıvıltılarını. Tabureyi yanaştırdı balkonun duvarına. Yüzü bahçeye dönük oturdu. Önünde bir ceviz ağacı. Kendi elleri ile dikmiş. Yaprakları çatal çatal yeşil. Cevizin hemen yanında uzun vişne ağacı. Eskiden evin arkası, yanı boştu hep. Yeni evler, yeni komşular doldu taştı her taraf. Tavukların yer yer gıdaklayan seslerini duydu. Kaldırdı kafasını gökyüzüne. Maviyi yer yer bölen beyaz bulutlara baktı. Sağda büyük bir fil var. Onun hemen yanında yavrusu.  Küçükken de böyle yapardı hep. Köyde, harman yerinde sırt üstü uzanır, tezek kokularını içine çeke çeke bulutları, o zaman daha adını bile bilmediği hayvanlara benzetirdi. Sayı saymayı bulutlardan öğrenmişti. Bir de ineklerden. Çıkına doldurduğu ve güç bela bulunan çay, fırın kurusu ve küp peyniri, dağlara çıkar ineklerin peşi sıra koştururdu. Geven yakıp, etrafı isten kararmış çaydanlıkta çayını demler, fırın kurusuyla peyniri yerdi. Saat başı malları sayardı. Çoğu zaman karıştırır, tekrar baştan başlardı. Böyle böyle akşamı ederdi.  Ceviz yapraklarının arasını boşaltır, kalan iskeleti balığa benzetirdi hep. Ve malları suladığı yalda çok yüzdürmüşlüğü var balığı. Eeee, dedi, koca Bergüzar, eskiden bir torba fırın kurusunu kıtır kıtır yerdin, şimdi dişlerini ağzında tutamıyorsun. Çevirdi kolunu saate baktı. İkindiye yarım saat var. Boğazının hırıltısını duyan endişe eder, telaşa kapılır. Oysa o, astımın ona bıraktığı en büyük hediyesi. Zayıflık bir de bu hırıltı. Bahçenin alt tarafı kara yollarının. Bahçesinde kayısı ağaçları dolu. Aylardan Haziran oldu mu yavaş yavaş kızarmaya başlar. Temmuzun ortasına doğru dallarını kaldıracak kuvveti kendinde bulamaz yere bırakır kendini. O vakit ballı kayısılara erişmek daha kolay olurdu onun için. Toplanan kayısılar ya reçel olur ya da ucundan balları damlayarak oracıkta yenir. Baharın temiz havasını çekti içine yeniden. Köyde duvarları tezekle sıvanmış evde, yine böyle balkonda sabahın beşinde yine böyle kokardı hava. Ancak o zamanlar hava daha berraktı. Ve zaten alışıktı köyde herkes bok kokusuna. Ağustosa kadar iş çok. Ne zaman ki ilk yağmurlar iner, o vakit zaman biraz daha boş geçer buralarda.

Tezekler

Yağmurlar kesilince hiçbir tezek boşa atılmaz. Evlerin arka tarafındaki sahanlığa toplanır, kadınlar başına oturur, erkekler saman taşır, kürekle harç yaparlar. Kadınlar elleriyle küçük bloklar hazırlar. Hazırlanan her blok sahanlığın sınırlarını belirleyen taş duvarlara yapıştırılır kurumaya bırakılır. Kışın, karın yağmasıyla beraber buralarda çok kömür kullanmazdı bizimkiler. Bu tezekler sobaya girdimi değmen keyfine. Ağustos başında yine aynı sahanlıkta tarladan kesilmiş harman, traktörün götüne takılan kayışla patosa bağlanır sabahtan akşama kadar buğdayı bir yana ayrılır, sapı parçalara bölünür. Saman parçaları kış boyunca hayvanların yemi olurdu.

Her geçen sene daha da bir büyüyor yorgunluğu Begamminin. 15 gün sonra bayram yine. Doldu gözleri. Evlat gibisi var mı? Yok tabi. Dalmış gitmiş çocukluğuna. Bir şeye ihtiyacın var mı Begammi? Diye sordu Hasan. Hasan yan komşunun oğlu. Henüz 16’sında ya var ya yok. Çarşıya ineceğim, ihtiyacınız varsa gelirken alayım. Yok sağ ol oğul. Döndü gitti Hasan. Arkasını döner dönmez çorabının içine sakladığı sigarayı çıkardı. Uluorta yaktı sigarasını. Bir süre Hasan’ı izledi. Hafif yokuşu çıkıp ne zaman ki Aspasa’nın yokuşuna doğru sağa döndü, gözden kayboldu Hasan. 16 yaşında nasıldır insan? Nasıl hisseder. Ne düşünür? Kalktı tabureden. Merdiven başına doğru ilerledi. Kara lastikleri geçirdi ayaklarına. İndi merdivenlerden. Merdiven dibinde hemen solda merek var. Ivır zıvır orda. Eskiden patosu burada çeker, mereğin arkasında ki ufak penceremsi boşluktan patosun tıpkı gökyüzündeki file benzeyen burnunu içeri sokar, samanı oradan içeri atardı. Malları sattıktan sonra yapmaz oldu. Bir de şu astım. Harman zamanı çıkan toz her kış başı tıkanıkla geçen en az bir ay. Nefes almakta zorlanmalar. Sonra her fırsatta inhibitör kullanması. Şimdi daha rahatladı. Sola dönüp merdivenlerin altındaki boşlukta tavukların folluğuna baktı. 7 tane taze yumurta. Bir tane de folluk olarak saklanan yumurta. Yıllar evvel, büyük torununun yumurta yapacağım hevesiyle folluğu aldığını, ne ki, yağa kırdığında bozulmuş yumurtanın kokusuyla bir gariplik olduğunu anladığını, karısının kızmasıyla beraber yumurta yapma hevesinin de orda bittiğini hatırladı. Gelirler mi bu bayram? Ne dersin Bergüzar?

Nerdeyse 30 sene olacak kızı buralardan gideli. Daha 16’sında küçücük bir kızken vermiş onu kocaya. 17’sinde ilk yavrusunu kucağına almış. Daha kendi çocukken birde çocuğu olmuş kızının. Ne çabuk geçti zaman. Yumurtaları aldı eline. Çıktı merdivenlerden yukarı. Oracığa kapının dibine bıraktı yumurtaları. Bunları buradan al gız, diye seslendi içeri. İndi tekrar aşağı. Mereğin dibinden sola döndü hemen. Yukarısı Öksürük dağları. Eskiden her yıl okullar kapandı mı, 24 saatlik yoldan gelirler, sabaha karşı 6 da karayollarının önünde inerler, Aspasa yokuşunun oradan yukarı çıkıp eve doğru yürürlerdi. O geceler uyku girmezdi gözüne. Sabahı zor ederdi. 4 buçukta sabah namazıyla kalkar abdestini alır, namazı kıldıktan sonra giyinir, sobayı yakardı. Baharda olsa burada sabahları sis ve soğuk olur. Yokuşun başında ne zaman ki, dede diye bağrışları duyar o vakit yüzüne saklayamadığı bir gülücük gelir yerleşirdi. Koşarak çıkar yola, gider karşılardı. Torunları boynuna sarılır bırakmazlardı bir süre onu. Kolay değil. Koca bir yıl görüşmemenin verdiği hasret hemen geçmez. Birlikte bayram yapmayalı ne kadar oldu kim bilir. Az sonra yukarı sitelerin başına gelmişti. Sitelerin hemen bitiminde Öksürük engin yarları ile başlıyor, zaman zaman file benzeyen bulutları Öksürüğün en uç kısmı bozuyordu. Yorulmuştu. Durdu, az soluklandı. Hey gidi günler. Az mı çıkardı kaleye 19-20 sinde.  Salı günleri çarşıda Pazar kuruldu mu, Bayram köyden 3-4 arkadaş 2 saat süren yoldan yürüyerek gelirlerdi çarşıya. Bir solukta kalenin bayırını aşar, taş hanları geçip kalenin yokuşuna varırdı. Sonra zaten bir şey kalmazdı kaleye. Taş kapısından içeri girip soluna doğru baktı mı çarşının kalabalığını görürdü. Sağa doğru döndükçe Kelkit vadisi alabildiğince ayaklarının altına bakir bir kız gibi serilirdi. Şimdi şu ufak tepeyi bile yürürken soluk soluğa kalıyordu. Az ötede ahlat ağacının dallarını gördü. Belki 30 senedir bu ahlat ağacının dibini mesken etmiştir. Canı her sıkıldığında koşar buraya gelirdi. Göğü yaran Öksürüğün havası astımına da iyi gelirdi. Oradan şehri izler, ağzında Hatçem türküsüyle zaman geçirirdi.  Büyük kızı İzmir’de, oğlan İstanbul’da, küçük kız hemen yanı başında Bulancak’ta. Büyükle ortancayı anca senede bir görür. Küçük ne vakit boşluk bulursa gelir sık sık. İhtiyaçlarını giderir, sağlıklarıyla ilgilenir.

Dayadı sırtını ahlata. Derin bir nefes çekti içine. Henüz yeni açmaya başlayan ahlatın dalları az biraz gölge yapıyordu. Çıkardı kasketini. Koydu dizine. Böyle bir zamanda düşünmek olmaz ölümü. Böyle zamanda umursamamak lazım dünyayı. O ki, her zor anı yaşattı ona. Hoş güzel yanları da yok muydu. Ama kim umursar. Hayat işte. Geçiyor ömürden günler. Eskiden bu siteler burada yokken yer yer biten kavak ağaçları ve gövdesi kalın bodur ahlat ağaçlarıyla kaplıydı buralar. Hafif rüzgar esti mi, kavağın uzun boyu sallanır, sallantıyla beraber dalları hışırdardı. O her sabah malları bu düzlüğe getirir, kavağın daha ufak boylularından bir dal koparır, cebinden çıkardığı küçük çakısıyla akşama kadar yontardı.

Bayrama 15 gün var. Gelebilen torunlar gelecek yine. Gelemeyenler telefon edecekler. Sesleri bile yetecek. Ama evlat kokusunu içine çekememenin verdiği hüzünle, seslerinin verdiği heyecan birbirine karışacak yine. Çok özledim, dedi, ıslandı gözleri. Her şey iyi de, şu hasretlik olmasa. Uzun uzun baktı ufka. Ağırlaştı gözleri. İçi geçti. Gözlerinde karanlığın yerinde evlatlarının aynı evde olduğu bayramları gördü. Sabahın en erkeni, bayram namazı sonrası kurulan sofralar. Tereyağının kokusu daha onlar cami yolundan eve doğru yaklaşırlarken kaplardı sokağı. Hafif gri ve yeşilliği ile Şebinkarahisar. Merdivenleri ağır ağır çıkıp, kapıyı büyük kız açtığında, Allah kabul etsin sesi bozardı sessizliği. Herkes elini yüzünü yıkadıktan sonra sini yere kurulur taburelerde erkekler, yerde kızlar sabah kahvaltısı yapılırdı. Bitirene kadar kimse ses çıkarmazdı. İnce uzun çay bardağına, ağzına kadar çay doldurur, son bardağı da tabureden kalkmadan içerdi. Alelacele sofra kaldırılır ve bayramlaşmaya geçilirdi. Büyükten küçüğe kadar. İşte, bu dünyadan diğer bütün günleri alsınlar. Bir tek o günleri versinler ona.

Hafif bir ürperme geldi birden. En güzel anların düşünü, burnunu sızlatarak aldı gitti Öksürüğü rüzgârı. O artık yalnızlığı değil, kalabalık zamanlara uyanmak istiyordu. Sağ dizinin üstüne takılı duran kasketini aldı geçirdi kafasına, kalktı usul usul. Bir kez daha baktı Kelkit ovasına. Ağır adımlarla yokuş aşağı yürümeye başladı. Birazdan ezan okunur, o da namazını kılardı. Geldiği yönden değil, şehre doğru az ötedeki camiye doğru yürüdü. Kafasında eski günlerin özlemini duyup, ellerini de arkadan bağlayarak artık hiç gelmeyecek o günleri unutmaya çalıştı.